HAKKARİ TARİHİ-HAKKARİDE ARANACAK DEFİNE YERLERİ

hurri kökenli boylar hz. nuh’un gemisinin cudi dağı’na otur- masından günümüze kadar hakkâri bölgesi kesintisiz bir yaşam alanı olmuştur. hakkâri bölgesinin ilk sakinleri mö. 3000 yılından itibaren burada yaşayan hurri kökenli boy ve aşiretlerdir. mö. xiii. yy’da hurri- mitani devletinin zayıflamasıyla hurriler bölünmeye başladı. hakkâri bölgesinde bulunan altın, gümüş, simli kurşun, bakır, demir, kükürt ve arsen yatakları hem mezopotamya hem de doğu anadolu’da kurulan uygarlıklar için her zaman önemli olduğu için bu bölgedeki maden kaynaklarına sahip olmak isteyen asur kralları bu küçük beylikleri hâkimiyetleri altına almak istemişlerdir. bu dönemde hurri kökenli nairi, habhi, şupria ve hubuşkia’lı prensler asurlulara altın, gümüş, kurşun, bakır ve demiri haraç olarak vermişlerdir. asurluların; nairi (nehirler ülkesi) ve uruatri (dağlar ülkesi) ülkesi adını verdikleri bu bölge halkı ile asurlular arasında mö. xiii’den ix. yy’ın ortalarına kadar bu mücadele devam etti. bu mücadeleler asur yazıtların- da betimlenmiştir. bu yazıtlara göre bu bölge, “nairi ülkeleri” adı altında bazen 43 bazen de 60’a ulaşan ve asurluların (sarrani) dediği yöneticiler tarafından yönetilmiştir. asur kralı i. salmanassar’ın (mö 1274-1245) bir yazıtında şöyle denilmektedir: “uriadri ülkesi ayaklandı. ordumu harekete geçirdim ve güçlü dağ kalelerine doğru sefere çıktım”. başka bir yazıtta ise: “sekiz ülkeyi ve bunlara ait askeri güçleri ele geçirdim. 51 kenti zaptettim, yaktım, mallarına haraç olarak el koydum. tüm uriadri ülkesini üç günde tanrım assur’un ayaklarına dize getirdim.” i. salmanassar’ın oğlu i. tukulti ninurta’ya (mö 1244-1208) ait bir yazıtta da şöyle denilmektedir: “patikalardan benden önce hiçbir kralın bilmediği, yolu olmayan uzak dağları geçtim. nairi ülkesinin 43 kralı savaşmak için karşıma dikildi. onlarla savaştım ve saltanatlarına son verdim.” yine asur kralı i. tiglat pileser (mö. 1114-1076) “nairi ülkelerinin 60 kralını, kendilerine yardıma gelenlerle beraber yukarı deniz’e (van gölü) kadar kovaladım” demektedir. bu yazıtlardan anlaşıldığı gibi bu seferlerin düzenlendiği uruadri ve nairi diye tabir edilen bölgeler van gölü’nün güneyine düşen dağlık hakkâri bölgesine tekabül etmektedir. m.ö. ix. yy’ın başlarından itibaren asurluların güneyden gelen saldırılarına karşı koymak üzere hurri kökenli uriatri ve nairi kökenli boy ve oymaklar birleşerek urartu devletini kurdular. uruatri – nairi ve hakkâri tuşba (van) merkezli urartu devletinin kurulmasıyla hakkâri bölgesi musul (asur) ve tuşba (urartu) arasında savaş arenasına döndü. mö. ix. ve viii. yy’lara kadar bölge birçok kez asurluların saldırısına uğradı. mö. ix. yy’ın başlarından itibaren hakkâri bölgesi çivi yazılı asur kaynaklarında hubişkia ülkesi olarak adlandırılmaktadır. bu isim asurlular tarafından verildiğinden yöre halkının hangi ismi kullandığı bilinmemektedir. hubuşkia ismi asur kralı ii. tukulti ninurta (mö 890-884) döneminden itibaren kullanılmaya başlanmış ve mö. 879’da davet edilen diplomatlar arasında sayılmıştır. asur kralı iii. şulmanu- aşerid (mö. 858- 824) bölgeye 5 sefer düzenlemiş, hubuşkia ve çevresindeki birçok kenti yakıp yıkmış ve hubuşkia kralı kaki’nin güçlü kalesi silaia’yı zaptetmiştir. ii. sargon’da mö. 714’de hubuşkia kralı i̇anzi’yi huzuruna kabul etmiştir. son olarak hubuşkia adı aşşur- ahaiddin (mö. 680- 669) döneminde geçmektedir. urartu devletinin kurulması ve hubuşkia’nın da ona bağlanması ile artık asur- lular karşısında güç kazanarak maden haracı vermeyi bırakmışlardır. urartular ve hubuşkia kralları döneminde hakkâri bölgesinde yüksek düzeyli bir uygarlık ortaya çıkmıştır. bu bölgedeki zengin maden yatakları ve bunlardan yapılan üretim bu uygarlığın gelişmesinde en önemli amillerden biri olmuştur. yine bu bölgede bulunan kaleler, dev evleri, su bendleri, yollar, yayla kentleri vb. mimari yapıtlar, günlük yaşamda kullanılan metal araçlar ve süs eşyalar bu uygarlığın ulaşmış olduğu seviyeyi göstermek açısından önemlidir. bu bölgede sadece hayvan besiciliği ve maden üretimi değil aynı zamanda gelişmiş sulama tesisleri ile tarıma da büyük önem verilmiştir. şimdiye kadar tespit edilen 30’dan fazla sulama tesisi bunun göstergesidir. hakkâri bölgesinde yeterli arkeolojik çalışmaların yapılmamasından dolayı kayıtlarda geçen hubuşkia, ukku, uasi, muşaşir ve tuşba’yı (van) muşaşir ve güney urmiye kıyılarına bağlayan ordu yolu vb. yerlerin tam olarak nereye tekabül ettikleri kestirilememektedir. buna rağmen hubuşkia’nın hakkâri merkeze, uasi bölgesinin hırvata yakınlarındaki urşe köyü kalıntılarına, muşaşir’in yüksekova’daki mıçiçır köyüne ve ordu yolu’nun da van- yüksekova- şemdinli güzergâhı üzerinden revandız’a ulaştığı iddia edilmiştir. hakkâri bölgesinin ilk merkezi i̇madiye (duhok’un ilçesi) olarak da bilinen aşeb kalesidir. daha sonra ise culemerg, bölgenin merkezi olmuştur. hakkâri ismi geniş bir bölge için, culemerg ise bu bölgenin merkezi olan şimdiki hakkâri kent merkezi için kullanılmıştır. hakkâri ismi etimolojik olarak “her” ve “kari” kelimelerinden meydana gelmiştir. “her”, hep anlamında; kari ise “ebilmek, gücü yetmek” anlamına gelen “karîn” fiili kökünden olup “edebilenler, güçlü, kuvvetli” manasına gelmektedir. cu-le-merg kelimesi de cu (su arkı, kanal), le (de, da edatı) ve merg (çayır, mera) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş olup; su arklarının dolandığı mera anlamına gelmektedir. hakkarinin özel tarihi tarihte geniş bir alana tekabül eden hakkâri bölgesi, türkiye’nin güney ve doğu ucunun kesiştiği bölümde bulunmaktadır. coğrafi olarak güneydoğu toroslar ile irak- i̇ran sınırı boyunca uzanan zagros dağ silsilesinin kesişme alanında bulunan hakkâri bölgesi, dağlık geniş bir bölge olup; güneyinde erbil ve musul ovalarının bulunduğu mezopotamya düzlükleri, kuzeyinde ise kadim azerbaycan platosu bulunmaktadır. hakkâri’nin sarp ve zorlu bir coğrafyaya sahip olması, tarih boyunca çeşitli imparatorluk ve devletler tarafından yönetim altına alınmasını zorlaştırdığı gibi bağımlılığının da çok yüzeysel kalmasını sağlamıştır. coğrafyanın bu etkisinden dolayı bölge halkı sosyopolitik olarak aşiretler halinde örgütlenmiştir. hakkâri bölgesi ile ilgili tarihi veriler en azından x. yy’a kadar oldukça sınırlıdır. bu durum bölgede çok az arkeolojik çalışma yapılmasından kaynaklandığı gibi bölgenin coğrafyası itibari ile izole olmasından dolayı tarihçi, gezgin ve coğrafyacıların çok az uğradığı bir mekân olmasından da kaynaklanmaktadır. x. yy’dan itibaren bölgede siyasi hareketliliğin artması ile i̇slam dünyasında hakkâri ile ilgili bilgilerde gözle görülür bir artış olmuş ve bu durum hakkâri beylerinin 12. yy’dan itibaren ortaya çıkıp bölge siyasetinde yerini almalarıyla beraber daha da artmıştır. hakkâri beylerinin; osmanlı devleti ve safeviler arasındaki stratejik konumlarından dolayı iki devlete ait arşiv belgelerinde bölge ile ilgili oldukça fazla tarihi veri yer almıştır. ayrıca hakkâri beyleri de kâtipleri aracılığı ile tarihleri ile ilgili eserler yazmaya başlamışlardır. son olarak nesturiler ile ilgili çalışmalar yapmak üzere xix. yy’ın başlarından 1914 yılına kadar hakkâri bölgesinde bulunan batılı misyonerler tarafından da oldukça zengin bir arşiv oluşturulmuştur. akkâri bölgesinin coğrafi sınırları hakkaride define aranacak yerler tarihte şimdiki il sınırlarından çok daha geniş bir bölgeye tekabül eden hakkâri; güneyde musul, kuzeyde van gölü kıyıları; batıda cizre ve doğuda urmiye gölü’ne kadar olan dağlık bölgeyi kapsamaktaydı. günümüzde hakkâri tarihi coğrafyasının bir kısmı; türkiye’de van ve şırnak illeri, i̇ran’da garbı azerbaycan ve irak’da duhok illeri sınırları içerisinde kalmıştır. hakkâri ismi ilk olarak vakıdi’ye (ö: 822) ait eserlerde geçmektedir. hakkâri bölgesinin merkezi olan culemerg (çölemerik) (‫كرــیملوجلا‬) ismi ise ilk olarak ebu’l- ferec b. harun el- meleti olarak bilinen bar hebraeus’un (ö. 1286) “tarih’uz-zaman” isimli eserinde geçer.‬‬ yazili tari̇h öncesi̇ dönemde hakkâri̇ hakkâri coğrafyası sahip olduğu derin vadiler, su kaynakları ve nehirler, bitki çeşitleri, ormanlar ve yabani hayvanlar sayesinde ilkel insanın; barınma, korunma ve yeme-içme gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği uygun bir yaşam alanı olmuştur. bu nedenle yazılı tarih öncesi çağlardan bu yana, ilkel avcı-toplayıcı insan topluluklarının yaşadığı yerlerden biridir. yörede yapılan araştırmalar, bu topraklarda mö 100.000- 40.000’lere tarihlenen orta paleolotik dönemden başlayarak kısa süreli yerleşmeler olduğunu ortaya koymaktadır. kılıç kökten, 1961’de yüksekova’da bulduğu obsidyen- volkanik cam gereçlerinden yola çıkarak bölgedeki ilk yerleşmelerin bu döneme ait olduğunu belirlemiştir. hakkâri bölgesindeki geverok (yüksekova), mezraa (beytüşebap), çatak ve e han (çukurca) bölgelerinde kayalar üzerine işlenmiş binlerce insan ve hayvan resimleri ile çeşitli motifler tespit edilmiştir. bunlar türkiye ve yakın doğu’nun en büyük açık hava müzesini oluşturmaktadır. bu kaya resimlerinin genel bir değerlendirme ile günümüzden önce 9000- 4000 yılları arasında yapıldığı anlaşılmaktadır. araştırmacı muvaffak uyanık, hakkari bölgesinin batısında yer alan “guveruk” ve “tırşin” yaylalarında, kayalar üzerine kazınarak çizilmiş binlerce kaya resmi bulmuştur. adeta açık hava müzesi niteliğinde olan ve çok geniş bir alana yayılı bulunan bu zengin resimlerin benzerliğine, doğuda azerbaycan ve kobistan bölgesinde kayalar üzerine çizilen yaklaşık 4.000 adet resimde rastladığımız gibi güneyde de filistin bölgesinde kayalar üzerine çizilen yüzlerce kaya üstü resimde rastlarız. guveruk ve tırşin yaylalarındaki kaya üstü resimleri , yaklaşık olarak m.ö. 6.000-1.000 yıllarına tarihlen dirilmektedir. ancak bu resimlerin büyük bir kısmının daha sonraki devirlerde de çizildikleri anlaşılmaktadır. buradaki tasvirlerin büyük çoğunluğu stilize edilerek yapılmışlardır. buna karşılık, o devirlerde bölgede yaşayan zengin av hayvanları hakkında yine de küçümsenemeyecek önemli bilgiler vermektedir. resimlerin büyük bir kısmını, dağ keçileri, bizon, çeşitli av hayvanları avda kullanılan tuzak sahneleri, sihir ile ilgili motifler, stilize edilmiş şekiller ve eski yarı-göçebe türk boylarının kullanmış oldukları amblemler meydana getirmektedir.özellikle daha genç devre ait stilize adilmiş resim ve amblemler, kuzeyde erzurum yakınlarındaki “cunni” mağarasındaki resim ve amblemlerle, daha batıda ise kütahya yakınlarındaki aizanı tapınağının duvarlarındaki büyük taş blokları üzerine hayvan resimleri ile çok büyük bir benzerlik göstermesi yönünden ilginçtir. gerek cunni mağarasındaki resim ve amblemleri ve gerekse kütahya yakınlarındaki aizanı tapınağının taş duvarları üzerine çizilen hayvan sahnelerini eski türk boylarının yapmış olduğu kesindir. ayrıca, bu bölgedeki tasvirlerin anadolu dışındaki benzerlerine ise, azerbaycan, kobistan ve hatta sibirya’da son yıllarda keşfedilen binlerce kaya üstü resmi meydana getirir. görüldüğü gibi, çok geniş bir coğrafi bölgeye yayılmış olmasına rağmen, şekil ve muhteva yönünden birbirinin benzeri olan bu resimlerin, eskiden göçebe ve yarı göçebe türk boyları tarafından yapılmış oldukları bugün artık yerli ve yabancı bilim adamlarınca kesinlikle kabul edilmiştir.dolayısıyla tarih öncesi dönemlerde bile , anadolu ve özellikle doğu anadolu bölgesi ile azerbaycan ve asya bozkırları arasındaki kültür ve sanat merkezleri arasında kopmaz bir birliğin olduğu açıktır.bu durum ayrıca, tarih öncesi devirlerden yeni zamanlara kadar orta asya’dan anadolu’ya devamlı olarak göçlerin yapıldığını da açıklar.

Leave a Reply